18.-19.YY. Dersim-Malatya Hattı Alevi Katliamları

„Üçbin yıllık geçmişinin hesabını yapamayan insan, gündelik yaşayan insandır… Goethe“

Selçuklu ve Osmanlı’da Alevi Katliamları dendiğinde, ilk akla gelenler Babai, Şeyh Bedreddin, Şahkulu ve Yavuz Sultan Selim’in „halifelik“ zırhına bürünmesinden sonra 16. yüzyılda gerçekleştirilen bir dizi katliam olur. Bu katliamlar bile, henüz tüm boyutlarıyla ortaya konmuş değildir.Oysa, Osmanlı vezirlerinden Kanyiyici Bekir Paşa, 18’inci yüzyılda Afyon’un Kızılbaş Emre köyündeki tüm insanları köyün tekkesine doldurarak ateşe verdiği gibi; aynı yüzyılın sonlarıyla 19. yüzyılın ortalarında ve sonlarında Dersim- Malatya hattında üç önemli Kızılbaş katliamı daha yaşanmıştır ki, bunlar yeterince bilinmemektedir. Bu nedenle de, Alevi katliamı denince, 16. yüzyıldan 20. yüzyıla atlanır ve aradaki katliamlar ya bilinmez ya da görmezlikten gelinir. Kürt tarihçileri de, Kürtler’e dönük katliamları Kürt mirlikleriyle Osmanlı yönetimi arasındaki çelişki ve çatışmaların başladığı 19. yüzyıl başlarına tarihlendirirler. Açıktır ki, gerek bir bütün olarak Alevi eksenli, gerekse Alevi- Kürt eksenli bu katliamlarla ilgili belirlemeler bir dizi eksikler ve yanlışlar içermektedir

Bir kez, Dersim eyaleti merkez olmak üzere Kızılbaş- Kürt yoğunluklu bölgeler ve topluluklar, geçmişten beri Osmanlı ve Safevi yönetimleriyle çelişkiler yaşamış ve bir dizi sürgüne ve katliama maruz kalmışlardır. Yavuz Selim’in 16. yüzyıl başlarındaki Çaldıran seferi sırasında büyük ölçüde bu topluluklar hasar görürken; 17. yüzyıl başlarında bu topluluklardan onbinlerce aile İran Hükümdarı Şah Abbas tarafından, topraklarından koparılarak Horasan bölgesinde mecburi iskâna tabi tutulmuştur. İran kaynakları, bu sayının 40 bin aile olduğunu bildirirler. Bu tarihlerde Dersim eyaleti hâlen Safeviler’in egemenliği altında bulunmaktadır. (Yavuz’un, İran- Çaldıran seferi sırasında, elini güçlendirmek için özellikle gidiş yolu üzerinde ve çevresinde bulunan bu unsurları etkisizleştirmek amacıyla 50 binden fazlasını katlettiği bilinmektedir. Bkz. Prof. Dr. M. Şahabettin Tekindağ: Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi, İst. Ün. Ed. Fak. Tarih Dergisi, Sayı:22, Mart-1967).
Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa’nın 18. Yüzyıl Sonlarında Yaptığı Kızılbaş Katliamı
Gürcü kökenli Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa, hac görevini yaptıktan sonra III. Selim döneminde 1785’te Keban/Maden Emini, 1797’de mirimiran olup, 1798’de vezir olarak Diyarbekir, Haleb, Erzurum ve Çıldır valiliklerinde bulunduktan sonra Sadrazam ve Serdar sıfatlarıyla Mısır seferine katıldı; II. Mahmud’un padişahlığa geçmesinden sonra 1809 tarihi itibarıyla Erzurum Valiliği ve Şark Seraskerliği (Doğu Bölgesi Ordu Komutanlığı) görevlerinde bulundu.
İki defada toplam dokuz yıl Sadrazamlık ve Serdarlık yapan, bir gözü sakat olduğu için Osmanlı literatüründe „Kör Yusuf Ziyaeddin Paşa“ olarak anılan bu Osmanlı yöneticisinin en uzun süre görev yaptığı bölge Kürdistan vilayetleri olmuş. Bu dönemde, aynı zamanda Şark Seraskerliği görevini de yürüttüğü için, özellikle Fırat’ın batısında bulunan Kızılbaş-Kürt yoğunluklu yerleşim birimlerine askeri harekâtlar düzenlemiştir. „Hacı“ olması dolayısıyla literatürde „El-Hac“ unvanıyla da anılan Osmanlı’nın bu Şark Seraskeri; Dersim başta olmak üzere çevredeki Kızılbaş- Kürt yoğunluklu bölgelere ve aşiretlere karşı birçok askeri harekâta ve katliama girişmiştir.
Yanında görev yapan Darendeli tarihçi Hasan İzzet Efendi, ona atfen Ziyanâme adını verdiği ve tek yazma nüshası bulunan tarihinin önemli bir bölümünde; 18. yüzyıl sonları ile 19. yüzyıl başlarında Kürdistan’daki te’dip ve tenkilleri (askeri yöntemlerle hizaya getirme ve cezalandırma) anlatmaktadır.
Birçok Osmanlı tarihi gibi ağdalı bir Osmanlıca ile yazılan tarihten, özetle şu bilgilere ulaşıyoruz:
– Yusuf Ziyaeddin Paşa, şer’i ilimlerde eğitim görüp kendini yetiştirdikten sonra, Kızılbaş- Kürt yoğunluklu bölgelerde çeşitli görevlere gönderiliyor.
– Hac görevini yerine getirdikten sonra ilk iş olarak Keban-Maden Eminliği
görevi sırasında Keban bölgesindeki Kızılbaş Kürtler’i tenkil ediyor. Maden bölgesindeki Karaçorlu ve Dersim’deki Şeyh Hasan adlı Kızılbaş-Kürt aşiretleri, bunların başında geliyor. İşin ilginç yanı, bu aşiretleri cezalandırırken Tatar, Laz ve Lezgiler’den yararlandığı gibi, Kürdistan’daki diğer Sünni Kürt aşiretlerden de yararlanmasıdır.

Kitapta; Dersim’deki Şeyh Hasan ve diğer aşiretlerin „Kızılbaş/Rafızi Kürt“ kimliğine özellikle vurgu yapılır ve onlar „sapkınlık ve dinsizlikle, İslâmı inkâr etmekle, İslâmın yasaklarına uymamakla ve zina yapmakla“ suçlanır:

„Taife-i merkume rafz ve ilhad ile müttesip bir ala-yı sebbab-i çariyari melahide-i bî-din-i hiyanet-şiar olduklarından, kat-i savm u salat-âsâ şerâit-i İslâmı münkir ve tarik ve ibahe-i dema ve ihlal-i zina mümeselü miherramat ve menhiyata haris ve müteallik olduklarından…“ (Bkz. M. Bayrak: Kürdoloji Belgeleri-2, Özge yay. Ank. 2004,s. 518)
Görüldüğü gibi, buradaki suçlamalar, geçmişteki Alevi katliamlarında kullanılan Şeyhülislam fetvalarıyla aynı içeriktedir.
Dersim’den Maraş’a kadar uzanan bir mihver üzerindeki dağlık bölgelerde yaşayan Kızılbaş- Kürt aşiretlerin te’dip ve tenkilinde (cezalandırılmasında) kullanılan yöntem de, tipik Osmanlı yöntemidir. Burada da, yakalanan Kızılbaşlar katledilmekte, evleri-barkları talan edilmekte ve ateşe verilmektedir:
„Vezir-i Sikender (Serasker Y.Z. Paşa, MB) cibal-i merkumenin (sözkonusu dağlık bölgelerin) zir u bâlâsında ( eteklerinde ve tepelerinde) bulunan mesâkin-i Ekrad-ı rafz-itiyadın (Rafızi Kürt toplulukların) taş üstünde taş koymayıp cümlesini zir ü zeber (tümünü altüst) ve esas ve bünyanından hâk ile hemvar ve beraber eylemek üzere (evleri-barklarıyla birlikte dümdüz etmek üzere) taraf taraf sevk-i leşker eyleyip (dörtbir yandan askerlerle kuşatılıp) her ne mahallede âsâr ve ebniyaları (eserleri ve binaları) var ise cümlesini ihrak ve suzan (tümünü ateşe vererek) ve bir hane terk etmeyip ( bir tek evi bile atlamayarak) esasından hadim ve viran eylediler ( kökten yıkıp viran ettiler). (Bkz. Age,s.520)
Sözkonusu Osmanlı tarihinde vurgulanan bir başka gerçek de şudur. Bu aşiretler üzerine geçmişte
yapılan seferler her defasında başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu nedenle farklı bir yöntem daha izlemek gerekmektedir. Çevredeki Kürt aşiretlerine hediye eşyalar, atlar ve rütbeler verilerek – Hamidiye Alaylarında olduğu gibi- onlar, Şeyh Hasenan’lılara – Seyid Rıza’nın aşireti- karşı örgütlendiriliyor. Daha sonra aşiret reisleri, kitle halinde görüşmek üzere, dönemin önemli yerleşim birimlerinden Çemişkezek’ e çağrılıyor; ancak gece hile ile yüzden fazla aşiret reisinin başları kesiliyor. Daha sonra Osmanlı ordusu Dersim içlerine yürüyerek; „kâffe-i nisvan ve sıbyanını iğtinam ve esir eyledikten sonra Mercan Boğazı üzerine hücum ve eşkıya-yı Ekrad ile eşeddi kıtal eyleyerek…“ yani çok sayıda kadını ve çocuğu İslami kurallara göre ganimet olarak aldıktan sonra, Mercan Boğazı’na saldırıya geçiyor ve burada çok sayıda Kızılbaş Kürt katlediliyor…(Bkz. Age, s. 520)
Kuşkusuz Kızılbaş Kürtler’e karşı harekât ve katliam, sadece Dersim yöresiyle sınırlı değildir. Bu harekât, Sivas, Malatya, Hısnımansur(Adıyaman) ve Maraş’a
kadar uzanır.
Kürt tarihinde, bugün kadar daha çok mirliklere karşı yürütülen harekâtlar üzerinde durulmuş, ancak aynı döneme rastlayan ve daha çok Fırat’ın batısındaki Kızılbaş-Kürt aşiretler üzerinde yoğunlaşan bu harekâtlar ve katliamlar üzerinde durulmamıştır.
19. Yüzyıl Ortalarında Malatya/ Arga’da (Akçadağ) Alevi Katliamı
Zorunlu olarak Batılılaşmaya yönelen III. Selim , II. Mahmud ve ardıllarının dönemleri, Batılı gezginlerin de Anadolu’ya yöneldikleri ve dönemin toplumsal olaylarını çok sayıda seyahatname ile bilince çıkardıkları bir dönemdir. Bu yönelişte, Batılılar’ın „Doğu“yu yeniden keşfetme ve Doğu’ya açılma düşünceleri önemli rol oynamaktadır. Osmanlı yönetimi, Alman generalleri Moltke ve Müllbach gibi şahsiyetleri Ordu’da müşavir- subay olarak görevlendirirken; yeni hukuki düzenlemelerle Batılılar’ın Osmanlı memleketlerindeki yandaşlarını sahiplenmelerinin ve buralarda faaliyette bulunmalarının da yolu açılmıştır.
Adı geçen müşavir-subayların görev yaptığı 1835-39 döneminde , Çerkez kökenli dindar Osmanlı komutanı Hafız Paşa’nın yönetimindeki Osmanlı Ordusu bir yandan Mısır Valisi İbrahim Paşa’ ya karşı savaşıp yenilirken; bir yandan da İçtoroslar bölgesindeki Kızılbaş- Kürt aşiretlerini hizaya getirmeye çalışıyor, başka bir deyişle yenilginin bedelini onlara ödetiyordu.
Bu aşamada, olayların doğrudan tanıklığını yapıp eserine yansıtanlardan biri Alman generali Moltke, diğeriyse Fransız gezgin Poujoulat’ dır. Özellikle Poujoulat, İçtoroslar’da yeralan Malatya ve çevresindeki Kızılbaş katliamı konusunda son derece ilginç gözlemler ve anekdotlar sunar bize. İşte, bunlardan yalnızca biri:
„Arga’dan (Akçadağ) elli adım ötedeki Laca Dağının eteğinde dörtbin kişilik bir (Kızılbaş) Kürt kabilesi ve çeşitli yaşlarda Kürt kadınları vardı. Çadır yapacak bir parça kumaşları yoktu ve yakıcı güneşin altındaydılar. Güneş ışınlarından yüzlerini tozla gizliyorlardı. Çoğunluğu kadın ve çocuk olan bu insanlar, çıplak ve çullar içindeydiler. Yüzlerinde acı bir umutsuzluk vardı, göğüslerinden ağır iniltiler yükseliyordu; kadınların ağlamaları ve ağıtları , çocukların çığlıkları yürek paralayıcıydı. Bu dörtbin (Kızılbaş) Kürt, acı durumlarıyla bana cehennem azabını hatırlatıyordu. Bu insanlar burada altı gün kaldılar, sadece çok az olan ekmekten yediler ve yakındaki bir çaydan su içtiler. İlk üç gün içinde 20 süt bebeği öldü. Bazı annelerin sütü bile yoktu. Üzgün analar ölen çocuklarını bırakmadılar. Öldüklerine inanmayarak, hissiz elleriyle çocuklarını
5
kucakladılar. (…)Esir Kürtler, Hafız Paşa’nın, kendilerinin Malatya veya İmparatorluğun diğer bölgelerine gönderilmesiyle ilgili emrini bekliyorlardı. Kürtler’in bir bölümü, onun Paşalık bölgesine yerleştirilmişti. Pekçok Kürt yolda açlıktan ve yorgunluktan öldü, geriye kalanları da köle yaşamı bekliyordu. Heryerde yıkılmış ve dağılmış köyler, ekilmemiş tarlalar görülüyordu. Yanmış –yakılmış ekin sapları, Kürdistan’daki büyük açlığı göstermektedir. Ovalar, kendilerini katliamdan koruyamamış Kürt ölüleriyle doludur.“ (Bkz. M. Bayrak: İçtoroslar’da Alevi- Kürt Aşiretler, Özge yay. Ank. 2007,s. 130)
Osmanlı tarihçilerine göre çok daha nesnel olan Poujoulat, bölgedeki Kızılbaş Kürtler’in ve onların yöneticilerinin, bütün işkencelere kahramanca karşı koyduklarını ve Osmanlı safında savaşan hain Kürt önderlerine nefretle yaklaştıklarını vurgulamaktan da kendisini alamaz ve buna, gerçekten insanın tüylerini diken-diken eden kimi örnekler verir.
19. Yüzyıl Sonlarında Akçadağ/ Kürecik’te Alevi Katliamı
19. Yüzyıl sonlarına doğru önemli bir Kızılbaş katliamı da Akçadağ/Kürecik’e bağlı Dümüklü köyünde gerçekleşir. Yakın bir dönemde olmasına rağmen yeterince bilince çıkmayan bu katliam, birçok yönüyle 20. yüzyıl katliamları konusunda ipuçları verir.
Sözlü kaynaklara dayanarak, bu katliam hakkında başlıca bilgileri veren , aynı yöre insanlarından Nedim Şahhüseyinoğlu olur. Yazar, üstte özetle anlatmaya çalıştığımız toplumsal koşullara uygun olarak, 1895’te ortaya çıkan Dümüklü Ali olayını şöyle gerekçelendirir:
„Akçadağ’ın Kürne- Kürecik Aşiretleri, yüzyıllardan beri iç ayaklanmalar gerekçe gösterilerek baskına uğramışlar, evleri yağmalanmış, erkekleri öldürülmüş. Kadınlar dul, çocuklar öksüz ve evsiz kalmışlar. Devlete, ağa ve beylere güvenleri kalmamış. Yeni kurtarıcı aramışlar… Aradıkları ve bekledikleri kurtarıcının doğaüstü gücü olmalıdır… Osmanlı yönetiminin ve ağaların, beylerin, eşkiyanın hakkından gelmelidir. Adaleti sağlamalıdır. Evet Mehdi olmalıdır. (…) Dümüklü Olayı böyle bir ortamın ürünüdür.“ (N. Şahhüseyinoğlu: Kürecik, Ank. 1993,s. 63)
Sözlü kaynakların aktardığı ve Osmanlı resmi belgelerine geçen Dümüklü Olayı’ na geçmeden birkaç hususun altını çizmemiz gerekiyor.
Bir kez, bu yüzyılda Dersim’in Mazgirt bölgesindeki Babamansur (Bamasor) Ocağı’ ndan kopup, Kangal’ın Mescid köyüne yerleşen ve
6
birçok yönüyle Kızılbaş pirlerinden ve Bektaşi babalarından ayrışarak „Hakikatçı Alevilik Akımı“ na öncülük eden pirler vardır. Mazdekçiliğin devamı olarak nitelendirebileceğimiz bu Kızılbaşlık akımı, toplumsal mülkiyeti ve kadın-erkek eşitliğini savunmaktadır. Bu özelliklerinden dolayı Batılı gezginlerin ve misyonerlerin dikkatlerini çekmiş; savundukları görüşler yöre egemenlerinin tepkisini topladığı gibi, Osmanlı gizli raporlarına da konu olmuştur. (Batılı gezgin ve misyonerlerin, konuya ilişkin kimi mektupları konusunda bkz. M. Bayrak: Alevilik ve Kürtler, Özge yay. Ank. 1997, s. 314-316, 320-322)
16 Ocak 1899 tarihli bir gizli raporda;“Dersim ve Akçadağ ve Erguvan ve Hasançelebi ve kısmen Hekimhan’da bulunan Aleviler’in Protestanlığa eğilimli oldukları“ bildirilir ve önlem alınması istenir.(Bkz. Erdal Açıkses: Amerikalılar’ın Harput’taki Misyonerlik Faaliyetleri, TTK yay. Ank. 2003,s. 136, 278)
Hakikatçı Alevilik Akım
ı’na öncülük eden Şıx Süleyman ve Seyid Veyis gibi hakikatçı pirler, zaman zaman tutuklanmış ve daha sonra Sarız yöresine sürgün edilmiş veya yakınlarının yanına gitmişlerdir. Dolayısıyla bu akım; özellikle Sivas/ Kangal’dan başlayarak Malatya/ Akçadağ, Maraş/ Elbistan, Afşin ve Kayseri/ Sarız yörelerinde önemli bir kitle kazanmıştır. ( Bu hakikatçı pirlerin yaşam serüveni ve felsefesi konusunda bkz. Mamo Baran: Koçgiri/ Güneybatı Dersim, Tohum yay. Ank. 2002,s. 106-119)
Bu hakikatçı pirler üstüne yöre ozanları veya kendi çocuklarınca birçok deyiş söylendiğine tanık oluyoruz. Mamo Baran’ın üstteki eseriyle Süleyman Çiltaş’ ın çeşitli romanlarında bu türden örnekler bulunduğu gibi, özel arşivimizde de Şıx Süleyman’ın torununun torunu Süleyman Metin’ den alınmış bazı Türkçe ve Kürtçe deyişler bulunmaktadır. Bunlardan biri de yöre ozanlarından Sefil Çileli tarafından, halk arasında Araboğlu (Araboli) olarak tanınan Şıx Süleyman ve devamcıları üstüne söylenmiştir:
Bahça Araboğlu dalı sizsiniz
Gonca güllerine hayran olduğum
Şakıyıp ötüyor tatlı diliniz
Öten dillerine kurban olduğum
Sır içinde gelir asıl sırrınız
Biriniz kırksınız, kırkı biriniz
7
Kalb içinde vardır sizin yeriniz
Nurlu yollarına kurban olduğum
Hakka doğru uzar elif boyunuz
Gerçekler neslinden gelir soyunuz
Edebe erkâna uyar huyunuz
Güzel huylarına kurban olduğum
Ezel ikrarlılar dönmezler gayrı
İrfan meclisinden gitmezler ayrı
Bir katar içinde ederler hayrı
Sadık hallerine hayran olduğum
Sefil Çileli’yim Çoban’dır yarim
Aynı Araboğlu benim de pirim
Binbir çiçekten oldunuz balım
Şirin ballarına hayran olduğum
Aynı çevrelerce, kimi Türkçe nakaratlı Kürtçe deyişler de söylenmiştir. Bunlardan, İçtoroslar’da da söylenen birinin yalnızca bir dörtlüğünü vermekle yetiniyoruz:
Rêya Xwedê rêke pan e
Dil bi dostê xwe dizane
Şeş cihete lâmekan e
War git dılo dosta yare
Dosttan olur derde çare
İşte, yukarda anılan Dümüklü Ali Baba da, bu ekolden gelen bir Alevi aydınıdır. Mescid’li Hakikatçı Pirler’i tutuklatıp, sürgüne yollayan sivil ve resmi çevreler, Dümüklü Ali’den yola çıkarak yeni bir katliama imza atmışlardır. Şimdi, sözlü kaynaklardan yansıyan Dümüklü Ali Olayı’ nı birlikte izleyelim:
„Dümüklü köyünde Ali’nin 100’e yakın koyunu var. Onlarla uğraşır. Gece- gündüz altlarını temizler, suyunu ve yemini eksik etmez. Can incitmez. Suskun, azıcık da dua, deyiş bilmektedir. Dinsel inançlarına sıkısıkıya bağlıdır. Halkın istem boşluğunu doldurmaya çalışır. Adı (Ermiş)e çıkar. Yıl 1895.
8
Elbistan ilçesinin Kantarma köyünden Hamza adında biri askerdir. Yıllar önce askere alınmış, Yemen’e gönderilmiş. Sıcaklık, açlık ve hastalıklar ortalığı kavurmaktadır. Yıllar geçmiş, kendisinden haber alınmaz. Yemen’den kaçıp gelmek ister, ama gözlerinde fer, dizlerinde derman kalmamıştır. Dahası yol- yordam bilmemektedir.
Düşünür, kaçış yollarını arar. Bu arayış içindeyken, Akçadağ’ın Dümüklü köyünün Mordoğan kabilesinden Ali (Kürtçe: Ali Tumke MB) gözüne görünür. Ali, Hamza’nın kolundan tutar, eğitim alanının dışına çıkarır, (Sana izin, evine git!) der. Kendine güveni olmayan Hamza, (bu neyin nesidir?) diye düşünür. Güç gelir kendisine. Çantasını kaptığı gibi düşer yollara. Gören olmaz, soran olmaz. Memleketin yolu kendiliğinden açılır. Güçlüklerle karşılaşmadan, soyulmadan, sıkıntı çekmeden Yemen’den Elbistan’a, oradan kendi köyüne varır. Hamza’nın yaşamından umudu kesilen ailesi ve komşuları şaşırırlar; kucaklaşır, hal-hatır sorarlar. Hamza, olup-bitenleri anlatır. Zaman geçer. (Dümüklü neresidir?) diye sorar ve Dümüklü Ali’nin evine varır. Götürdüğü armağanları sunar Ali’ye. Başından geçenleri, yardımlarını anlatır bir- bir…
Aradan aylar geçer. Birgün Hamza, arkadaşlarıyla birlikte hayvanla Malatya’ya gelir. Köyüne dönerken Kürecik’in Karahan Gediği’nde eşkıyalarca yolları kesilir ve soyulurlar. Eşyaları, paraları ve hayvanları götürülür. Perişanlık içindedir. Hamza’nın aklına, kendisini Yemen’de kurtaran Ali gelir. Arkadaşlarıyla birlikte Dümüklü köyüne varır, Ali’nin evine giderler. Hamza, (Beni Yemen’de kurtaran sensin. Ya Ali, sen bu soyguncuları da bilirsin, sana herşey görünür) derler. Dümüklü Ali, kükremektedir. (Ben nasıl herşeyi bilirim?) deyince,Hamza ve arkadaşları (Sen Hz. Ali’sin, Sen Mehd-i Resul’sun, Hızır Aleyhisselam’sın. Her şeyi bilirsin. N’olur, perişanız, hayvanlarımızı, eşyamızı ve paramızı kurtar) diye yalvarırlar.
Ali, (Ben kim, Hz. Ali kim!) derse de, bir defa Hamza ve arkadaşları inanmışlar ona…Yemen’de kolundan tutup yola koyan Ali’nin kendisi değil miydi? Yalvarırlar Ali’ye. Kapısının eşiğine yüz sürerler. Kapının önünde birikmiş su göletlerinin içine uzanırlar. Hamza’nın yalvarıp- yakarmalarına, ağıtına dayanamayan Ali, Hamza’nın kolundan tutar ve sudan çıkarır.
Eşkıyalar ise, götürdükleri malları evlerine sokmaya çalışırlar. Hayvanlar da, eşyalar da bir türlü içeri girmez. Gayıptan, (Malı geri ver, Ali’den
9
duanı al) sesleri duyulur. Eşkıyalara merhamet gelmiştir. Malları, hayvanları alıp Dümüklü Ali’nin evine getirirler. Suçlarının bağışlanmasını dilerler. Ali’den dua almak isterler. Olanlar yörede yayılmıştır. Ali’nin evi dergâhtır artık. Arı kovanı gibi insanlar gelip- gitmektedir…Bundan böyle Osmanlılar’ın ve eşkıyanın gücü yöreye yetmeyecektir. Kurtulmuş olacaklar, çünkü Şeyh Ali, her şeyi bilmektedir.
Şeyh Ali’nin adı yayıldıkça yayılır. Osmanlı yönetimine kadar duyulur. Çünkü ihbarlar yapılmaktadır. Osmanlı’nın askerleri, Şeyh Ali’nin evini sararlar; ev yakılır, yok olur. Ali ise, güvercin olup uçmuştur göklere…Yakılan evin yerinde şilan denilen kuşkonmaz yeşerir…(…)
Dümüklü Ali’nin ermişliği ve ünü yaygınlaşır, yörenin köylerine ve halkına umut olur. İnananların sayısı ikibinlere varır. Evlerinde nesi varsa Şeyh Ali’nin evine taşırlar. Kazanlar kuruluş, pişirilir aşlar… Çalışmalar, kazanlar ve kazançlar, tüketim ortaklaşadır. Ayrısı, gayrısı yoktur. Namustan başka herşeyleri ortaklaşadır…
Şeyh Ali’nin her sözü yasadır, fermandır. (Altın, süs eşyası, para ve mal taşımaları yasaklanır. Putlara tapılmaz. Bunları evlerinde ve üstlerinde bulunduranlar, saklayanlar,taşıyanlar günah işler…Böyleleri Ehlibeyt’i sevmiş olamazlar) buyruğunu verir. (…)
Şeyh Ali, tarikatların ve tasavvufun kurallarını örnek alır. Kendi aralarında işbölümü yaparlar. Kimi kapıcı, temizlikçi, aşçı, sucu, ayakkabıcı, kasap, gözcü ve zakir olur. Kimi başka görevler üstlenir…“ (N. Şahhüseyinoğlu: Age, s. 64-65)
Görüldüğü gibi, geçmişte Şark Sosyalizmi , Mazdekçi Komünizm ve Ortaçağ Sosyalizmi olarak adlandırılan bir düşünce sistemi ve uygulamasıyla karşıkarşıyayız. Bu, Hakikatçı Pirlerin de öngördüğü bir düzendir.
Öte yandan, tarihten beri haksızlığa uğrayanın, hakkı yenenin, ezilen- horlanan ve zulme uğrayan mazlum toplulukların bir
„kurtarıcı“ özlemi vardır. Alevilikte, 12’nci İmam Muhammed Mehdi’nin kayıplara karışıp, birgün kurtarıcı olarak ortaya çıkacağı anlayışı, böylesi bir inancın ve tasarımlamanın sonucudur.
Bu örnekte de görüldüğü gibi, bir köy ölçeğinde de olsa, bir komünal düzenin kurulması sözkonusudur. Zaten tanrısal gücü insanda gören bu inanç, kurtarıcı misyonunu Şeyh Ali’ ye vermiştir…
10
Buna karşılık, yöredeki Sünni köyler boş durmamakta ve Osmanlı makamlarına ihbarlar yağdırmaktadırlar. Özellikle Sünni inançlı komşu Yalınkaya ve Sarıhacı köyleri bu işin önünü çekmektedirler.
Yüzyılın ortalarında Mescid ve çevresindeki olaylardan tecrübe sahibi olan Dümüklü köylüleri, her ihtimale karşı liderleri Şeyh Ali öncülüğünde hazırlıklara girişirler.
„Din ve tarikat yolu için yapılacak savaşımın hazırlıklarına girişirler. Tahtadan Zülfikâr (çatal ağızlı kılıç), ağaçtan gürzler yontulur. Birkaç çakmaklı tüfek, bir miktar barut sağlanır. Şeyh Ali ve adamlarına kurşun işlemediği yaygınlaşır. Kendilerine din ulularının adlarını yakıştırırlar. Örneğin Şeyh Ali’nin adı İmam Ali’dir. Diğerlerinin adı (Musa, İsa, Davud, Mehdi, Zeynel Abidin, Muhammed Mustafa, Hünkâr Bektaş-ı Veli, Veysel Karani, Sofi Kardeş, İmam Hasan, İmam Hüseyin) olarak söylenir. Kadınlar ise (Fatıma, Cihan, Şehriban, Hatice, Ümmügülsüm) analar olarak adlandırılır ve öyle çağrılırlar.“ (Age,s.66)
Burada dikkati çeken husus, Dümüklü erenlerinin, gerek çevredeki muhbirlerin saldırılarına, gerekse Osmanlı resmi güçlerinin saldırılarına karşı kendilerini korumak için tahta kılıçlar ve tahta gürzler hazırlamalarıdır. İlk bakışta, insanlara komik gibi gelen bu tahtadan gereçlerin, Alevi tarihinde özel bir yeri vardır.
Alevi inancında, insan, tanrısal gücün bir yansımasıdır. İnsanlar, bu tanrısal özü işleyerek „eren“ ve „kâmil insan“ mertebesine ulaşır ve üstün vasıflara ulaşırlar. Bu nedenle de, İmam Ali’nin elindekinin „batın veya aşk kılıcı“, altındakinin „aşk atı“ olduğuna inanılır. „Evliyanın elinde demir kılıç ve gürz olmaz“ denmesi boşuna değildir. Çünkü tanrısal öz taşıyan insanın öldürülmesi, Tanrı’ya karşı işlenmiş bir suç olarak değerlendirilir.
Halkbilim araştırmacısı Piri Er’ in aşağıdaki belirlemeleri bu açıdan önemlidir: „Erenlerin insanları incitmesi, kırması, hele hele öldürmesi hiç bir şekilde düşünülemez. Onun içindir ki, erenin kılıcı tahtadandır ve batın kılıcı olarak ifadelendirilmektedir. Batın kılıcı olarak ifadelendirilmesi, tahta kılıcı fiziki varlığı ile değil, taşıdığı manevi gücü ile değerlendirmemiz gerektiği anlamında yorumlanmalıdır. Tahta kılıcın gücü, onu taşıyan erenin manevi gücü ile ilintilidir. „ (Bkz. Piri Er: Direnen Kültür/ Anadolu Aleviliği, Detay yay. Ank. 2006,s. 82-83)
11
Tahta kılıç olgusu, Kul Himmet’in bir deyişine şöyle yansır:
Rumeli’n fetheden ey gerçek veli
Tahta kılıç tutar hem batın eli
Alemlerin kutbu Şah Kızıl Deli
Zahirde batında sen imdat eyle
Gelelim, tahta kılıçlı Alevi erenleriyle komşu Sünni köyler ve Hükümet kuvvetleri arasındaki catışmalara. Gerek komşu Sünni köyler, gerekse hükümet kuvvetleriyle yapılan çatışma, adeta 13. yüzyıldaki Babai hareketini anıştırmaktadır. Bu süreci de, sözlü kaynaklara dayanan Şahhüseyinoğlu’nun anlatımıyla verelim:
„Mevsim kış, kar metreyi bulmakta! Taraflar arasında gerçekleşen nâralı çatışma dağlarda derelerde yankılanmaktadır… İlk çatışmalarda, saldırgan köylüler kaçmaya başlarlar. Kimileri yaralanır, ölenler olur. Yoksul köylülerin dizlerinde derman ve güç kalmamış, kaçamaz olurlar. Buna rağmen, zorunlu olarak dincilere direnmeye çalışırlar. Şeyh yanlılarından ölenler olur. Görülür ki, bunlara kurşun da geçiyor, bıçak da işliyor. Kaçan komşularını (ulan varın dönün, kurşun da bıçak da geçiyor) diye geri çağırırlar.
İki taraf arasında tüfek , sopa ve tahta kılıçlarla yoğun bir çatışma yaşanır. Taraflardan ölenler olur, yaralananlar olur. Bazı evler yağmalanır ve yakılır…
Durum Akçadağ Hükümetine bildirilir. Akçadağ’dan 30 kadar jandarma Dümüklü köyüne gelir. Şeyhin evi sarılır. Evden, Alevi erenlerinin ibadet sesleri yükselmektedir. Saldırganlara ilişmeyen Jandarmalar, Şeyh Ali’nin evini sararak teslim olmalarını isterler. Ancak, içerdekiler bunu kabul etmezler.
Jandarmalar yerin yabancısıdır. Mevsim kış, her taraf kar. Askerlere ateş edenler olur. Birkaç asker ölür, yaralananlar olur. Bunan üzerine geri dönmek zorunda kalırlar. Bu çatışmada, hükümetin gücü Şeyhe yetmemiştir sözleri, inançlarını daha da pekiştirir. Şeyh Ali’nin ünü daha da artar…
15-20 gün sonra 500 kadar asker ile Kürne köylerinden toplanan çok sayıda insan, Dümüklü köyüne baskın yapar. Evler sarılır, kar dizboyu! Hava dondurucu ve rüzgarlıdır. Teslim ol çağrılarına karşı çıkılır ve (H’allah, H’allah, Ya Ali Yetiş!) sesleri etrafı çınlatır. İmam Ali
12
yetişmemiş, ama dışardan askerlerin kurşunları binaların kapı ve pencerelerini çınlatmaktadır. İçerdekiler de tek tek, (Ben Aliyyelmurtaza, ben Mehdiyü’l- Resul, Ben İsa) takma adlarını söyleyerek ve tahta kılıçlarını sallayarak dışarı fırlarlar. Çıkan vurulur, kaçan vurulur. İki-üç saat içinde, kimilerine göre 41, kimilerine göre daha çok insan ölür. Evler yakılır, yağmalanır. Karların üstü kızıla boyanır. Sağ kalanlar tutsak edilerek götürülür. Evlerden alevler yükselir, başıboş hayvanlar karların üstünde hırsızlara, kurt ve kuşlara yem olur. Küçücük çocuklar anasız, babasız ağlaşırlar. Kar fazla, hava soğuk, yerler ceset dolu…Yöre köylüleri toplanır, birkaç çukur kazarak cesetleri topluca gömerler. Kimsesiz kalmış çocuklar, yaşlılar ve kadınlar evlere götürülür.
Dümüklü olayı, böylece kanla bastırılır. Şeyh Ali de öldürülmüştür. Bunca can gitmiştir. Kimileri, Şeyh Ali’nin ölmediğini, güvercin olup göğe uçtuğunu söyler, öyle inanırlar… Tarih 1895. Dümüklü olayı böyle noktalanır.“ (Bkz. Age,s.67/67)
Gelelim, olayın Osmanlı kaynaklarına yansımasına… Geçmişten beri yöremizde anlatılan bu olayla ilgili ilk resmi kayda Prof. Dr. İlber Ortaylı’ nın bir yazısında rastladım. Ortaylı, sözkonusu yazısında; „18 Cemaziyelevvel 1316/ 4 Ekim 1898 tarihinde Akçadağ kazası Domkili (bir yanlış okuma sonucu olan bu isim, üstte belirtildiği gibi Dümüklü olacak MB)köyünde Sünniler ve Aleviler arasında vukubulan mukatele hakkında adlî tahkikat yapılmasından vazgeçilmesi, Nâzır’ın tezkiresiyle emrediliyor“ demekteydi. (Bkz. Alevilik, Nusayrilik ve Bâb- ı Ali; „Türkiye’de Aleviler, Bektaşiler, Nusayriler“ içinde, Ensar neşr. İst. 1999, s. 43).
Bu kısa nottan sonra, Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde yaptığım araştırmada; Şura-yı Devlet/ Mülkiye Dairesi ve Adliye ve Mezahib Nezareti / Umur-u Cezaiye Müdüriyeti’ne ait üç belgeye ulaştım. Tümü, „mukatele yani Aleviler’le Sünniler arasında karşılıklı öldürme“ olarak nitelendirilen sözkonusu Alevi katliamının kapatılmasına, sorumlular hakkında
dava açılmamasına ilişkin birbirinin tamamlayıcısı niteliğindeki bu resmi belgelerden yalnızca birinin özetini vermekle yetiniyorum.
„Akçadağ’da Dümüklü karyesinde (köyünde MB) Sünniler ile Aleviler beyninde (arasında) vukubulan mukatele (karşılıklı öldürme) hakkında Malatya Müstantikliği’nden (Savcılığından) verilen karar; Mehkeme-i Temyizce (Temyiz Mahkemesi) takip edilerek ol babdaki ilamıyla evrak-ı müteferriası (ayrılan evrakı) icra-i icabı (gereğinin yapılması) için
13
mahalline irsal kılınmış (gönderilmiş) ise de, bu babda yeniden takibat-ı Adliyeye (adli takibata) devam olunmasından bazı mehazir ve müşkilat (sakınca ve zorluklar) tahaddüs edeceğine binaen (doğacağı için), bu defa hakkında katiyyen takibat-ı kanuniye icra edilmesi (kanuni takibat yürütülmesi) lüzumuna dair Müfettiş-i devletlu Şakir Paşa hazretlerinden varolan tahrirat (yazı) üzerine, Nezaret-i acizi ile bilmuhabere (haberleşilerek) Şura-yı Devletçe müzakere-i keyfiyet olarak (görüşülerek) suret-i iş’ara nazaran ( önerisine göre) hadise-i merkumdan (sözkonusu olaydan) dolayı cihet-i Adliyece (Adliye tarafından) takibat-ı kanuniyeye (kanuni inceleme ve soruçturmaya) devam olunması iki fırka beyninde (iki topluluk arasında) mevcut tezat ve beyninin yeniden istidadını (mevcut çelişkinin ve aralarının daha da açılmasını) ve binaenaleyh birtakım mehazırı dai olacağı (ve bundan kaynaklı birtakım sakıncalara yolaçacağının) anlaşılmasına mebni (anlaşılmasından dolayı) Müfettiş-i müşarüileyhin (anılan Müfettişliğin) iş’arı muvafıka maslahat olacağından (sorunun çözümüne uygun olacağından) ona göre ifaı (buna göre gereğinin yapılması) (…) bu misillü ef’al-ı cürmiye hakkında takibat-ı adliye icrasından sarf-ı nazar olunması (bu suç eylemi hakkında adli kovuşturma yapılmasından vazgeçilmesi) (…) babında emr u ferman Hazret-i menlahul-emrindir (Padişah hazretlerinin yetkili kıldığı mercilerin emridir). 12 Ramazan 1215/ 22 Kanunsani 1212“
Diğer belgelerde de; aynı gerekçelerle , katliama yolaçtıkları belirtilen Malatya Mutasarrıfı, Akçadağ Kaymakamı ve Taburağası hakkında soruşturma açılmasından vazgeçildiği ve olayın kapatıldığı bildirilmektedir. ( 14 Ramazan 1214/ M. 1888)
Görüldüğü gibi; salt 18. yüzyıl sonlarından 19. yüzyıl sonlarına kadar yüz yıllık süre içinde Dersim- Malatya hattında üç önemli Alevi katliamı yaşanmıştır. Buna rağmen, bu katliamların hiç biri Alevi literatüründe yer almamaktadır. Oysa, çok yakın tarihlerde birçok örneğine rastladığımız bu katliamların bir daha yaşanmaması için herşeyden önce tarihin bilinmesi ve geçmişle yüzleşilmesi gerekir.
Öyleyse, bırak Goethe’ nin dediği gibi, üçbin yıllık geçmişimizin hesabını yapmayı, en azından yakın geçmiş tarihimizi bilelim…

Kaynak: Kurecık.com

AleviKoyleri

Bir cevap yazın