Sinop Alevileri ve Asimilasyon

"Bu makalemi, yaptığım çalışmalar ve yazdığım yazılar nedeniyle kendilerine yönelen tüm baskı ve dışlanmalara bir onur abidesi olarak direnen ve benimle aynı inancı paylaşmasalar bile bana olan destek ve sevgilerini eksik etmeyen başta sevgili babam ve annem olmak üzere, kardeşlerime, özellikle de kız kardeşime, yakınlarıma ve tüm Sinoplu hemşehrilerimin birbirlerine olan birlik, sevgi ve kardeşlik duygularına ithaf ediyorum."

Yerleşim yeri olmak itibariyle tarihi, M.Ö. 7. Yüzyıla kadar varan Sinop, nüfusunun yaklaşık yüzde 97’si Türkmen olan bir ilimizdir. Türkmenlerin dışında az sayıda Tatar Türkleri de mevcuttur. Türk orijinli Türkmen ve Tatarların dışında diğer etnik topluluklar olarak Çerkez, Gürcü, Abhaz ve Çeçenler de vardır.(1) Sinop nüfusu bugün için inançsal olarak da yaklaşık yüzde 98 itibariyle Sünni inanca mensuptur.

Burada, yeri gelmişken, belirtmekte büyük yarar gördüğümüz bir konuya açıklık getirelim. Öteden beri Türkiye’de Karadenizli olmakla Laz olmak birbirine karıştırılmaktadır. Belki bu daha ziyade avamın düştüğü bir yanlıştır ama yine de zaman zaman pek çok tahsilli kişinin de aynı hatayı yaptıklarına tanık olmaktayız. Sinop, bir Karadeniz ilidir ama Sinop’ta Laz kökenli yurttaşlarımız neredeyse yok denecek kadar azdır. Ne var ki, Karadenizlilik argümanıyla son dönemde pek çok Sinop ve bağlı ilçe ve köylerin etkinliğinde Doğu Karadeniz ve Laz kültür unsurlarına, özellikle de müzikal unsurlara yer verilmektedir. Oysa Sinop bir Türkmen / Türk coğrafyasıdır. Sinop ve bağlı ilçe ve köylerde konuşulan ağız Türkmen ağzıdır. Türkmen kültürü, Türkmen müziği, Türkmen çalgıları, Türkmen oyun ve gelenekleri, Sinop derneklerinin duyarlılık göstermeleri gereken yaşamsal konular arasında yer almalıdır. Lazlar Doğu Karadeniz’de bile sayıca Türkmenlerden azdır. Trabzon ve Rize’nin bile çoğunluğu Türkmen’dir. Elbette ki Laz yurttaşlarımızı seviyoruz ama Sinop’un Laz gösterilmesi ve belki de farkında olmadan Lazlaştırılmasını kesinlikle kabul edemeyiz. Tıpkı Laz kardeşlerimizin kendilerinin Türkmenleştirilmesini kabul etmeyecekleri gibi…

Bir Türkmen diyarı olan Sinop, aynı zamanda tarihsel bir Alevi coğrafyasıdır. Çünkü Alevi ve Türkmen kimliği Anadolu coğrafyasında ayrılmaz iki kimliktir. İstisnalar olmakla birlikte nerde Türkmen varsa orda Alevi vardır. Nerde Alevi varsa orda Türkmen vardır. Lakin Anadolu Türkmenleri, yüzyıllar içinde egemen güçler tarafından baskı, katliam, sürgün vb. yollarla Sünnileştirilmişlerdir. Özellikle Yavuz’la birlikte Anadolu’da Alevi Türkmen avına çıkılmıştır. Pek çok Alevi Türkmen köyü canını kurtarabilmek için Sünnileşmek zorunda kalmıştır. Bu Sünnileşme öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, sonraki nesiller atalarının Alevi kimliğini aşağılamışlar, ret ve inkar etmişlerdir. Sonuçta dışlanmamak ve egemen güçlerce kabul görmek için Sünni kimliğine sığınmak, tek çıkar yol olarak görülmüştür. Bu konuda yapılmış yığınla çalışma mevcuttur. Ancak burada özellikle Mine Kırıkkanat’ın 11 Kasım 2008 tarihli Vatan Gazetesinde yayımlanan köşe yazısına değinmek gereklidir.(2) Kendisi de benim gibi Sünni kökenli olan Kırıkkanat’ın belirttiği can yakıcı ve yürek burkucu bir gerçek var ki, o da, Sünnileşen Türkmenlerin önemli bir bölümünün atalarının geçmişteki kimliğini reddettikleri ve Sünnileşmeyip hala Aleviliğini koruyan Türkmenleri ise aşağılamaya ve ezmeye devam ettikleridir. Nitekim söz konusu yazının başlığı da “ Dönekler, Dönmeyenleri Ezerken…” şeklindedir. Evet ben de Sünni kökenliyim. Ama atalarımın Alevi olduğunu bilen bir Sünni kökenliyim. Türkmenliğim ve Eymir boyuna mensubiyetim başka hiçbir delil olmasa bile atalarımın Aleviliğini ispat için yeterlidir. Gerçi Alevilik bir inançtır. Bu inancı benimseyen kişi hangi milletten, hangi etnik kimlikten olursa olsun elbette ki Alevidir.

Bu noktada yine temas etmeye lüzum gördüğümüz bir vaziyeti tekrar dile getirelim:

Anadolu tarihinin bir türlü kabul edilmek istenmeyen ama artık gizlenmesi de hiçbir şekilde mümkün olmayan büyük bir gerçeği var. O gerçek, Anadolu Türkmenlerinin büyük çoğunluğunun hatta neredeyse tümünün geçmişte Alevi olduğu gerçeğidir. Bu tarihen sabit bir hakikattir. Bu hakikatten rahatsızlık duymanın gereği yoktur. Buna karşın yine de rahatsızlık duyanlar mevcuttur.

Bu süreç, halen durmuş değildir. Sünnileşme günümüzde de devam etmektedir. Türkmenlerin Alevi kimliğinden koparılması, aslında Türklükten koparılmasıdır. Herkes bilir ki, Alevilerdeki Türk gelenekleri, Sünnilerden daha güçlüdür. Sünni Türkler belli ölçüde Araplaşmışlardır. Ancak Sünni kimliğine ve nispeten Araplaşmaya rağmen hala öz be öz Türk kimliğini yaşatan on milyonlarca Sünni insanımız da vardır.

Sinop Türkmen / Türk köyleri, Türk geleneklerinin çok canlı biçimde yaşandığı yerlerdendir. Bunun göstergelerinden biri de köy adlarıdır. Köy adlarının neredeyse tümü öz Türkçe’dir. Fakat bu sonradan Türkçeleştirme yoluyla sağlanmış değildir. O adlar, kadim adlardır. Sinop’ta Rumca köy isimleri neredeyse hiç yoktur. Bu da Sinop’un ne denli bir Türkmen yurdu olduğunu gösteren en önemli işaretlerden biridir.

Köy isimleri arasında 24 Oğuz boyu adları da vardır. Dodurga, Bayat, Eymir vb… Ne hazin ki, güzelim Türkmen adı olan Eymir köyünün ismi Yeniköy olarak değiştirildi. “Eymir Boyalıca” adlı köyümüz ise artık sadece Boyalıca olarak anılıyor. (3)

Sevgili Eymir’imiz, Sinop’un geçmişteki Türk ve Alevi kimliğinin güçlü işaretlerinden biridir. Eymir boyu ( aşireti ) Oğuzların / Türkmenlerin en önemli aşiretleri arasında yer almaktadır. Eymir’imiz önceden Gerze ilçemize bağlı iken yapılan bir halkoylamasıyla Sinop merkez ilçeye bağlandı ve adı da Yeniköy olarak değiştirildi. Dileğimiz tarihi bir Türkmen adı olan Eymir adının geri verilmesidir. Bu ad, Sinop’umuzun Türkmen kimliğinin tapularından biri olmak gibi bir öneme sahiptir. Yine artık sadece “ Boyalıca “ olarak anılan fakat asıl adı “ Eymirboyalıca “ olan köyümüzün de gerçek ismi yeniden verilmelidir. Bu isimlerin unutulması, Sinop’un Türkmen kimliğinin de zamanla unutulması sonucunu doğurabilir. Türkmenliğe ait her türlü işareti gözümüz gibi korumalıyız. Zira bu, bizim hem geçmişimiz hem de geleceğimizin kültürel güvencesidir.

Eymir köyünün evvelce daha büyük olduğu bilinmektedir. Bugün Kahramaneli adını taşıyan köyün de önceden Eymir köyüne bağlı bir mahalle iken sonradan ayrı bir köy haline getirildiği belirtilmektedir. Yada yöredeki deyişle söylersek ayrı bir “divan” haline geldiği…

Türkiye’mizin değişik yörelerinde Eymir yada Eymür adında yaklaşık otuzdan fazla yerleşim yeri vardır. Bu yerlerin büyük bölümü de inançsal olarak Alevi kimliklidir. Bir kısmı da Sünnileşmiş yada Sünnileştirilmiştir. Sinop’taki “Eymir” ve “Eymirboyalıca“ köylerinin de benzer bir süreç yaşadığı muhakkaktır. Zira, Eymir boyu Orta Asya’dan Anadolu’ya doğru yaşanan Türkmen göçü sırasında Alevi olarak gelmişti. Bu noktada sadece bir örnek olması açısından dile getirmiş olalım ki, günümüzde Alevi nüfusun yoğun olarak yaşadığı Malatya ve Sivas illerimizde Eymir adında 2 köyün bulunduğunu ve bunların halen Alevi kimliğini sürdürdükleri bilinmektedir.

Anadolu Selçuklularına karşı başlatılan büyük Türkmen / Türk ayaklanması olan “ Babai İsyanı”nın katılımcıları ve önderleri arasında Eymir boyuna mensup önemli ölçüde Türkmen de yer almıştır. Babai İsyanı, aynı zamanda bir Alevi isyanıydı. Zira o dönemde Alevi demek Türkmen demekti, Türkmen demekse Alevi demekti. Pek çok isyanda olduğu gibi bu isyanda da elbette sadece Aleviler yoktu ama ana gövde Alevilerden oluşmaktaydı. Her ne kadar o dönemde kendilerine Alevi denmese de… Malumunuz evvelce Sünni devlet otoritesi tarafından, Alevilere genelde “Işık Taifesi”, “ Rafizi”, “ Kızılbaş “, “ Dinsiz Türkmenler” , “ Asi Türkmenler” gibi adlar veriliyordu. Alevi adının verilmesi ise, çok daha sonraları olmuştur.

Kendisi bir Tatar Başkurt Türkü olan tarihçi Zeki Velidi Togan’ın ünlü eseri “ Umumi Türk Tarihine Giriş “ adlı kitabında Türkmenlerin 24 boyundan 17’sinin Alevi olduğu belirtilmektedir. (4) Bu 17 boy arasında Eymir boyu da yer almaktaydı. Ne var ki Anadolu’da bin yıl içinde Alevi Türkmenlerin büyük bölümü çeşitli yollarla Sünni Türkmen haline geldiler yada getirildiler.

24 Oğuz boyu öncelikle Üçoklar ve Bozoklar diye ikiye ayrılır. Bozoklar kendi aralarında Günhan, Ayhan ve Yıldızhan olmak üzere üçe ayrılır. Üçoklar da, Gökhan, Dağhan ve Denizhan olmak üzere üç gruptur.. Sinop’umuzun Durağan ilçesinde bulunan Bayat adlı köyümüz Günhan oğullarına mensup bir Türkmen topluluğunun yerleşim yeridir. Yine Sinop Boyabat ilçemize bağlı “Dodurga” adlı köyümüz de Ayhan oğullarına mensup bir diğer Türkmen topluluğunun yerleşim yeridir Dikkat çekici bir bilgi olarak da yine Ayancık ilçemize bağlı “Türkmen” adlı bir köyümüzün yer aldığını belirtelim. Aynı isimde Gerze ilçesine bağlı bir köyümüz daha mevcut. Yine Gerze’ye bağlı “Türkmenoğlu” adında bir köyümüz daha var. Türk ve Türkmen kimliğinin apaçık göstergelerinden olan bu yerleşim yeri adlarına eklenmesi gereken bir diğer unsur da Sinop’un Türkeli adında bir ilçesinin de mevcut olduğudur. Bununla birlikte belirtmekte fayda gördüğümüz bir başka husus da adında, doğrudan doğruya Türk yada Türkmen sözünü içermeyen yahut da 24 Oğuz boy adlarından olmayan fakat Öz Türkçe sözlerden oluşan köylerimizin de yaklaşık olarak yüzde 97 gibi bir oranda Türkmen kimlikli olduğu gerçeğidir.

Burada güzel Türkçe’mizin Sinop yerleşim birimlerine nasıl da güzel armağanlar verdiğinin bir örneğini sunmak isteriz. Boyabat’ımızın “ Bengübelen” isimli bir köyü var. “ Bengü” sözü, ta Orhun Anıtlarından bu yana kullanılan öz Türkçe bir sözcüktür. Anlamı ise, ölümsüz ve ebedi demektir. Nitekim Gök Türk Anıtlarının bir diğer isimi de “Bengütaşlar”dır. Bu anıtlar, taşa oyularak yazılan Türkçe yazılardan oluşmaktadır. Tam da adına uygun bir biçimde bu taşlar Türklüğün ölümsüz abidelerdir. İşte bu “Bengü” sözü yaklaşık 1300 yıl sonra Orta Asya’dan kalkıp Anadolu’ya gelen şanlı Türkmen topluluklarının getirdiği bir sözdür. “ Belen” sözü ise, tepe, dağ, geçit gibi anlamlara gelmektedir ki o da öz Türkçe bir sözcüktür. “Bengübelen” sözü de birleşik bir sözcük olarak “ Ölümsüz Dağ, Geçit “ gibi bir anlama gelmektedir. (5)

Görmesini bilene bu sözcükte öyle büyük bir anlam vardır ki bunu sezmek gerçekten olağanüstü bir keşiftir. Aslında bu sözcük, dağda, geçitte ölümsüzlük olduğuna inanmanın getirdiği bir isimlendirmedir. Bilindiği üzere, eski Türkler dağların, taşların kısacası doğada bulunan her şeyin ruhunun bulunduğuna, yani canlı olduğuna inanmaktaydılar. İşte bu isimlendirme, Gök Tanrı inancının nasıl da gizlice devam ettiğini göstermektedir. Onca baskıya ve onca asimilasyona karşın halkımızın direnişi işte bu şekilde sürmektedir. Bir Türk çocuğu olarak bu gerçekleri keşfettikçe inanılmaz bir kıvanç duyuyorum. Halkımızla, kültürümüzle ve güzel Türkçe’mizle…

Sinop’umuz ve ona bağlı ilçelerimizdeki kimi yerleşim birimlerinin adları ise doğrudan doğruya Alevi terminolojisiyle irtibatlıdır. Sözgelimi, Boyabat ilçemize bağlı “Pirefendideresi“ ve “Bektaş “ köyü bunlardandır. “Pir “ sözü Alevi terminolojisinde olağanüstü öneme sahip bir sözdür. “Pir”, Alevilerin mürşitlerine verdikleri bir unvandır. Farsça’da “yaşlı kişi” (6) anlamına gelen bu söz, Türkçe’de “bilge”, “rehber” ve “yol gösterici” gibi anlamlara gelmektedir. Alevilerin, inanç önderleri olan dedelere verdikleri unvanlar arasında “pir “ unvanı da yer almaktadır. Hatta Hacıbektaş’ta bulunan dergaha da “Pir evi “ denilmektedir. Nitekim, Hünkar Hacı Bektaş Veli de büyük bir Alevi piridir.

Bir de Gerze ilçemize bağlı “ Pirahmet “ köyü vardır. Yukarıda da belirtildiği üzere “Pir” ve “Pir Ahmet” sözü de Alevi tarihi ve Alevi terminolojisinde çok önemli bir yere sahiptir. “Pir Ahmet” adında bir Alevi ocağı mevcuttur. Şu anki halkı Sünni olsa da, Gerze’mize bağlı bu köyümüzün tarihi bir Alevi köyü olduğunu da bu şekilde öğrenmekteyiz. Alevi ocakları konusunda sayın Dr. Ali Yaman’ın bir çalışması mevcuttur. Bu çalışma marifetiyle hem Alevi ocakları hem de Pir Ahmet Ocağı hakkında ayrıntılı bilgi edinilebilir. (7)

“Bektaş” sözüne gelince, bu ad daha ziyade Aleviler tarafından kullanılan bir addır. Nitekim Bektaş köyü yoğun asimilasyona karşın halen Alevi kimliğini sürdüren bir köyümüzdür.

Sinop Merkez ilçeye bağlı “ Bektaşağa “ köyü de bu hususta dikkat çekici bir veri oluşturmaktadır. Günümüzde, bu köyün halkı tümüyle Sünni’dir. “Bektaş” sözünden hareketle bu köyde, Alevi tarihine ilişkin izlerin en azından köyün isminde mevcudiyetini sürdürdüğünü söylemek olasıdır. Bektaş obası bir Türkmen obasıdır. Bektaş sözü de Türkmence / Türkçe bir sözdür. Bektaşağa sözünün Bektaş obası Türkmenleriyle ilgisi araştırılmaya değer bir konudur.

Gerze’mizin “Abdaloğlu” adlı köyü de taşıdığı isim itibariyle Alevi kültür ve terminolojisiyle doğrudan ilgilidir. “Abdal” sözü, Alevi tarihinde ve Alevi terminolojisinde çok önemli bir yere sahiptir. Bunu göstermek için sadece “ Pir Sultan Abdal”, “Kaygusuz Abdal“, “ Abdal Musa Sultan “ gibi Alevi önderlerinin isim ve unvanlarına bakmak bile yeterlidir. Abdallık, Türk tasavvufunda ve özellikle de Türkmen toplulukları arasındaki batıni hareketlerde önemli bir kurumdur. Türkmen toplulukları arasındaki batıni hareketler, daha ziyade Alevi, Bektaşi, Melami, Kalenderi gibi isimlerle anılmakta ve tümü egemen Sünni din anlayışının dışında yer almaktadır. Abdal, Allah hariç dünyadaki her şeyden vazgeçen ve en üst manevi mertebeye ulaşan derviştir. (8) Çoğunlukla göçebe Türkmen toplulukları arasında yaygın olan Abdallar, Seçuklu ve Osmanlı yerleşik devlet otoritesi ve egemen Sünni din anlayışı karşısında Türkmen topluluklarının ve çevre halkının hoşnutsuzluklarını ortaya koymak için gerçekleştirilen pek çok Türkmen ayaklanmasına önderlik etmişlerdir. Abdallar, İslam dini ile Türklerin İslam öncesi Şamanizm’ini şahıslarında birleştirmişlerdi. Eskiden Kök Tengri ile manevi bağlantı kurabilen "kam karakteri" İslamlaşmayla birlikte yerini abdala bırakmıştır.

Anadolu’da günümüzde de “Abdal “ diye anılan müstakil bir Türkmen topluluğu da bulunmaktadır.(9) Pek çok yörede Romanlarla / Çingenelerle karıştırılan Abdallar, aslında bir Türkmen topluluğudur. Bu topluluğun da büyük çoğunluğu Alevidir. Ancak günümüzde hızla Sünnileşmektedir. Her yıl Hacıbektaş’ta düzenlenen Hünkar Hacı Bektaş Veli’yi anma törenlerine Türkiye’nin pek çok yöresinden Abdallar da yoğun olarak katılmaktadır.

Abdallarla ilgili olarak tüm görüşlere, araştırmacı yazar Hamza Aksüt’ün “ Aleviler “ adlı çalışmasından ulaşılabilir. Bu çalışmada Abdalların, Fars, Hint, Çingene yada bağımsız bir topluluk olabileceklerine yönelik iddialar yer alsa da bu topluluk aslında bir Türkmen topluluğudur.

Gerze’mizdeki “ Abdaloğlu” adlı köyümüzü işte bu çerçevede yapılacak bir araştırmaya konu etmenin son derece yararlı olacağı kanısındayız.

Yine Gerze’mize bağlı Çeçe Köyü de Sinop özelinde Alevi Türkmen tarihi açısından çok önemlidir. Bu köyümüzde bir Alevi velisinin türbesi bulunmaktadır. Sinop’taki Alevi kimliğinin belki de en güçlü izlerinden biri bu köyümüzde bulunan Çeçe Sultan türbesidir. Çeçe Sultan, inanışa göre ehlibeyt soyundan gelen bir Alevi önderidir. Bilindiği gibi Alevi sözünün bir anlamı da “Hazreti İmam Ali’nin soyundan gelen” demektir. İşte Çeçe Sultan da Alevilerin kutsal 12 imamlarından olan Hazreti Musa Kazım’ın soyundan gelmektedir. 12 İmamlar, Hazreti Ali ile başlayıp Hazreti Muhammed Mehdi ile sona eren İslam ulularıdır. 12 İmamlar ve onların soyundan gelenler, Emevi – Abbasi din anlayışına karşı yüce peygamberimiz Hazreti Muhammed’in ehlibeytinin yolunu takip eden Alevi İslam inancının mukaddes ve muazzez önderleridir. Çeçe Sultan Hazretleri de bu nesilden gelmektedir. Çeçe Sultan’ın asıl adının Seyyid Muhammed olduğu belirtilmektedir. Seyyid Muhammed, İmam Musa Kazım’ın oğlu Seyyid Abdullah ( Seyyid Abdullah Ekber )’ın oğludur. Seyyid Muhammed Çeçe Sultan Hazretleri, Horasan’dan Anadolu’ya doğru gerçekleşen büyük Türkmen göçü ile gelmiştir. Bilindiği üzere Horasan’da Hazreti Muhammed soyundan gelen pek çok Alevi önderi bulunmaktaydı. Bunlar Emevi – Abbasi baskısı nedeniyle göç eden İslam ulularıdır. Onlara Türkler kucak açmıştır. Bu ulular, Türklerle karışarak zamanla Türkleşmişlerdir. Dolayısıyla Hazreti Muhammed’in soyu ile Türkmenler birleşmişler, evlilikler yoluyla da akraba olmuşlardır. Alevi dedeleri nesli de, bu şekilde meydana gelmiştir. Alevi dedeleri, bir yandan ehlibeyte diğer yandan da Horasan Türkmenlerine dayanmaktadır. İşte Çeçe Sultan Hazretleri de böyle bir Alevi dedesidir.

Sinop İli Kültür ve Turizm Müdürlüğü belgelerinde bu türbenin Çepni Türkmenleri Beyi, Tayboğa’nın kardeşi Mehmet ( Muhammed ) Çeçe Beye ait olduğu belirtilmektedir. (10)

Çeçe Sultan Türbesinde 8 mezar daha bulunmaktadır. Bunların da Çeçe Sultan’ın çocukları yada akrabaları olduğu sanılmaktadır. Türbenin yanında cami de bulunmaktadır. Caminin yapılışı ile ilgili bir bilgi mevcut olmamakla birlikte sonradan inşa edildiğini tahmin etmek zor değildir.

Çeçe Sultan Hazretleri ile ilgili de diğer tüm erenlerle ilgili olarak anlatılanlar gibi çeşitli menkıbeler mevcuttur. Bunlardan biri de Çeç üzerinde batmadan yürümesi kerametini içeren menkıbedir. Bir diğeri de Çeçe Sultan’ın bir büyük ağacı denizde yüzdürmesi menkıbesidir. Buna göre Çeçe Sultan Hazretleri, sarığını ağacın üzerine koyarak onu denizde yüzdürmüştür. Yörede bu menkıbeler dilden dile anlatılmaktadır. (11)

Çeçe Sultan Hazretlerinin türbesi halkın yoğun ilgisine mahzar olmaktadır. Türbenin önünde bir dilek taşı bulunmaktadır. Halk burayı, dilekte bulunmak için gelip ziyaret etmektedir. Özellikle çocuğu olmayanlar türbeye gelip adakta ve dilekte bulunmaktadır. Yine Gerze Haber Gazetesinde Yusuf Kırtorun’un haberinden öğrendiğimize göre türbe yakınlarında her yıl Hıdırellez törenleri ve keşkek günleri yapılmaktadır.

Sinop’umuzda bulunan bir diğer türbe de Seyit Bilal Hazretlerinin türbesidir. Seyit Bilal Hazretleri de peygamber soyundan gelen bir İslam ulusudur. Sevgili peygamberimizin mübarek torunu Hazreti Hüseyin efendimizin torunu olan Seyit Bilal Hazretleri de 12 imam neslinden bir Alevi önderi olarak Sinop’umuzun manevi bekçilerinden biridir. Seyit Bilal Türbesi Sinop merkezde ada tabir edilen mevkide bulunmaktadır. Türbe, çeşitli adak ve dilekler için halk tarafından sıkça ziyaret edilen yerlerden biridir. Türbenin yanına 1867 tarihinde Cezayirli Ali Paşa tarafından bir cami yaptırılmıştır. 2. Mahmut döneminde Bektaşi dergahlarına yönelik başlatılan asimilasyon hareketinin bir parçası olarak, başta Hacı Bektaş Dergahı olmak üzere pek Alevi Bektaşi mekanına cami yaptırma faaliyetinin burada da etkili olduğunu sanmaktayız. Zira, yüzyıllardır camisiz bir mekan olan Seyit Bilal Türbesi ancak 19. yüzyılda camiye kavuşturulmuştur. (!)

Anadolu’nun pek çok yöresinde olduğu gibi Sinop’umuzda da 2. Mahmut döneminden sonra yoğun bir asimilasyon faaliyetinin yaşandığı anlaşılmaktadır. O zaman değin cami olmayan pek çok mekana cami yapılmıştır. En az 700 Alevi Bektaşi dergahına zorla cami inşa edilmiş ve bu mekanlara Sünni şeyhler atanmıştır. Böylece halk gerek zorla gerekse özendirme yoluyla Sünniliğe çekilmiştir. Yüzlerce Bektaşi ve Alevi önderi bu süreçte idam edilmiş yada sürgüne gönderilmiştir.

Sinop’umuzdaki pek çok yerleşim birimine cami yaptırılması süreci de bu döneme rastlamaktadır. Sözgelimi koyu bir Sünni köyü olan, benim köyüm
Kahramaneli’ne de cami 1905 tarihinde yapılmıştır. Bölgedeki pek çok köye cami yaptırma faaliyeti de bu döneme rastlamaktadır. 1800’lü yılların ikinci yarısı ve 1900’lü yılların başları Alevi Türkmenlerin kültürel ve inançsal olarak silindir gibi ezildiği bir dönemdir. Bu dönem Yavuz döneminden bile daha etkili sonuçlar doğuran bir dönem olmuştur.

Kahramaneli, Eymir ve Boyalıca köylerine yakın bir yere yapılan “Dere Cuması Camii” de o dönemde başlayan “ Cuma camileri “ projesinin bir parçasıdır. Her ne kadar “Dere Cuması Camii”nin tarihinin çok daha eskilere dayandığı yönünde görüşler olsa da bunların bir nevi söylence içerikli anlatılar olduğunu sanıyoruz. Ayrıca iddia edildiği gibi bu caminin tarihi çok daha eskilere dayanmış olsa da bu durum, bölgenin Alevi geçmişiyle hiçbir çelişki oluşturmamaktadır. Zira bilinmektedir ki, bu camide düzenli ibadetin yani Cuma namazlarını kılmanın başladığı dönem çok yakın bir dönemdir. 150 yıl gibi bir geçmişe sahip olan Cuma camiindeki Cuma namazı kılma olayının, camisiz Türkmen köylerindeki halkın Cuma namazı için büyük ölçüde devlet baskısıyla Cuma camilerine toplanması ve bu yolla Sünnileştirilmesi sürecinin bir unsuru olduğunu tahmin ediyoruz.

Sünnileştirme faaliyetinin son 30 yılda Vahhabileştirmeye dönüşmekte olduğu da görülmektedir. Pek dinci cemaat ve tarikat Anadolu’nun pek çok yöresinde olduğu gibi Sinop’ta da etkili olmaktadır. Ama bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığının imamlarının da büyük bir misyonerlik çalışması yaptıklarını belirtmeliyiz. Bu çalışmalar sonucu Sinop köylerindeki geleneksel Türkmen yaşantısı git gide yerini Vahhabi Arap din anlayışına terk etmektedir. İmamların etkili çalışmalarıyla artık halkımız türbe ziyaretleri konusunda eskiye oranla daha ilgisiz hale gelmiş bulunmaktadır. Dilek ağaçlarına bez bağlama ve kurşun döktürme gibi Türkmen inanış ve gelenekleri büyük ölçüde terkedilmiş durumdadır.

Bu noktada özellikle belirtelim ki, Diyanet İşleri Başkanlığı ve müftülükler bünyesinde çalışan çok değerli din görevlilerimiz de vardır. Vahhabi anlayışı reddeden ve Türk Müslümanlığını savunan demokrat ve aydın imamlarımızı elbette ki tenzih ediyoruz.

Yeniden konumuza dönecek olursak, Kahramaneli köyü mezarlığında bulunan bir ağaç çocukluğumda dilek ağacı olarak görülmekte ve dallarına yüzlerce, binlerce bez bağlanmaktaydı. Fakat artık bu muhteşem geleneğimiz terk edildi. Köyüme gitme imkanı bulabildiğim zamanlarda o ağaca gidip dilek için bez bağlıyorum ama benden başka bu işi yapan kalmadı. Günah ve şirk denilerek halkımız kadim Türkmen geleneklerinden koparılmaktadır. Bir Türkmen çocuğu olarak bu yanlış tutuma karşı isyan etme hakkımı kullanıyorum. Bu yazı bir yönüyle de bu isyanın bir yansımasıdır. Şu anda İstanbul’da yaşayan bir akrabam gizli gizli de olsa kurşun dökme geleneğimizi yaşatıyor. Kendisi dualarla, besmelelerle ve özellikle de ayetel kürsi okuyarak kurşun dökmeye devam ediyor. Kendisiyle, bu geleneği yaşattığı için kıvanç duyuyorum. Allah ondan razı olsun.

Köyümüzde “ Haylalu “ / “ Haylalı “ adı verilen bir yerde, türbe denilen ama bir yapı olarak türbe bulunmayan bir mevki var. Oradan her geçişimizde içimiz ürpererek ve dualar ederek geçerdik ve oraya mutlaka bir şey bırakırdık. Ya para, ya bir yaprak ya bir taş yada bir ağaç kabuğu… Bu, kadim bir Türk inanışıdır. İslam öncesi dönemden kalma evliya kültünün devamıdır. Orada bir Türk ereninin bulunduğuna inanıldığı için oraya tazimde bulunuyorduk. Her ne kadar o zamanlar bunun farkında olmasak da yıllar geçip de bilgimizi artırdıkça işin aslını öğrendik. İşte böylesi kadim Türk inanış ve geleneklerini barındıran köyümle elbette ki kıvanç duyuyorum. Ama gel gör ki, şimdilerde bu inanış ve geleneklerimiz maalesef yok oluyor. Diyanet İşlerinin kimi misyoner imamları tüm Anadolu’da, Türk kültürünü, İslam’a aykırı olduğu yalanıyla katletmeye çalışıyor. Oysa bilmeleri gerekir ki, bu unsurlar bizim Türk Müslümanlığımızın özellikleridir. Türklüğümüzü yok edip yerine Arap Müslümanlığını yerleştirmek isteyenlere izin verilmemelidir. Bu yanlıştan derhal dönülmeli ve milli kimliğimize sahip çıkılmalıdır.

Bu noktada, Sinop’umuzun Türkmen Alevi kimliğinin abidevi göstergelerinden olan birkaç türbeye daha değinmek istiyoruz.

Sinop’umuzun merkez ilçesinde Seyit Bilal Türbesi yakınlarında “ Yesari Baba Türbesi” bulunmaktadır ki bu türbe de adından da anlaşılacağı üzere bir Alevi Bektaşi önderine aittir. Maalesef türbe, harap durumdadır.

Boyabat’ımızda bulunan ve Türkmen Alevi dede ve babalarına ait türbeler de, yüce Allah’ın bir lütfu gibi hem özelde Boyabat’ımızdaki, hem de genelde Sinop’umuzdaki Alevi Türkmen kimliğinin manevi bekçileri olarak onurla varlıklarını sürdürmektedir.

Bunlardan biri “Koyun Baba Tekkesi”dir. Koyun Baba, adından da, hiçbir tartışmaya gerek olmadan net bir biçimde anlaşılacağı üzere bir Alevi Bektaşi önderidir. Aynı adla Anadolu’nun birkaç yerinde daha türbeler vardır. Koyun Baba Tekkesi “Daylı Köyü”nde bulunan bir Alevi Bektaşi mekanıdır. Bu arada Osmancık’ta da, çokça bilinen “Koyun Baba Türbesi” adıyla bir türbe mevcuttur.

Boyabat’ımızda bir de “Demirci Dede Türbesi” vardır. Malumu ilam gibi olacak ama yine de söyleyelim ki, eğer bir türbenin isminde “ Dede” yada “ Baba” sözü varsa orası kesinlikle Alevi Bektaşi türbesidir. Zira Dede ve Baba sözleri, Alevi ve Bektaşilerin inanç önderlerine verilen unvanlardır. Ta büyük Türkmen Dedesi “ DEDE KOKUT” ‘tan beridir Türkmenlerin inanç önderleri dedeler ve babalardır. Anlaşılacağı üzere, “Demirci Dede Türbesi”nde de bir Alevi Türkmen dedesi metfundur. Yüce Allah bizi dede ve babalarımızın şefaat ve himmetlerinden mahrum eylemesin.

Boyabat’ımızda bu iki türbe ve tekkenin dışında Aşıklı Tekke, Dodurgalı Hacı Mustafa Türbesi ve Kalebağı Türbesi de vardır. Kesin olmamakla birlikte büyük olasılıkla bunlar da Alevi Bektaşi mekanlarıdır. Bu mukaddes yerler araştırmacıların ilgisine mahzar olmayı beklemektedir. Keşke imkanımız bulunsa da biz ilgilenebilsek.

Sinop’umuzun bir diğer ilçesi olan Saraydüzü’müzde “ de Ahmet Baba Türbesi” mevcuttur.(12) Tekrar anımsatalım ki adındaki “ Baba” sözünden dolayı bu türbenin de bir Alevi Bektaşi erenine ait olduğu anlaşılmaktadır. Yüce Allah bizi, himmet ve şefaatine nail eylesin.

Erfelek ilçemizde, “Uzun Türbe”, Durağan İlçe’mizde “ Yağıbasan Türbesi” ve yine Saraydüzü’müzde “ Tekkeşoğlu Türbesi” adında türbeler de mevcuttur.

“Yağıbasan” sözü de Türk kültür ve tarihi açısından çok önemlidir. Kadim bir Türkçe sözcük olan “Yağıbasan”, “düşmana aman vermeyen, göz açtırmayan,” anlamına gelmektedir. “Yağı”, Öz Türkçe’de, “ düşman “ anlamına gelmektedir ve ta Orhun Anıtlarından bu yana yaşayan bir Türkçe sözcüğümüzdür.

Şimdi gelelim günümüzde hala Alevi kimliğini sürdüren köylerimize…

Öncelikle Boyabat’ımıza bağlı köylerden başlayalım. Bilgisine ulaşabildiğim kadarıyla şu anda Boyabat’ımıza bağlı üç Alevi köyü bulunmaktadır. Bunlar Bağlıca, Doğuca ve Bektaş köyüdür.

Bağlıca köyü, ilçe merkezine 7, il merkezine ise 97 km uzaklıkta bir Türkmen köyüdür. Nüfusu 278 kişidir. Bu sayı sadece köyde yaşayanların sayısıdır. Köy dışında özellikle de Boyabat merkezde ve İstanbul’un çeşitli semtlerinde yaşayan Bağlıcalılar da vardır. Köyde, cemaati olmasa da cami bulunmakta fakat cemaati olsa da cem evi bulunmamaktadır.

Doğuca Köyü, ilçe merkezine 12, il merkezine 112 km uzaklıktadır. Nüfusu 297 kişidir. Ancak bu köyden de yüzlerce kişi İstanbul’da yaşamaktadır. Köyde cami bulunmaktadır. Ama köylüler, camiye pek rağbet etmiyor. Anlaşıldığı kadarıyla inançlarına bağlı bir köy. Özellikle Alevi Tv’leri sayesinde yeniden inançlarıyla buluşan bir köyümüz olan Doğuca köyü şirin bir köyümüzdür. Köyde maalesef cem evi bulunmuyor. Vatandaşından vergi toplayan Türkiye Cumhuriyeti devleti bu köye cami yaptırmış ama cem evi yaptırmamış. Oysa ki köylünün camiye değil diğer Alevi köyleri gibi cem evinine ihtiyacı var.

Ulaştığım bilgilere göre Boyabat’ımızdaki bir diğer Alevi köyü de Bektaş köyüdür. İlçe merkezine 9, il merkezine 81 km uzaklıkta olan Bektaş köyü de bir Türkmen köyüdür. Nüfusu 161 olsa da köyden büyük şehirlere göç eden yüzlerce kişi vardır. Bu köyde de cami var ama cem evi yoktur. Ayrıca bu köyde yoğun bir Sünnileşme olduğu iddia ediliyor. Şu ana kadar köyden hiç kimse ile görüşme imkanım olmadı.

Durağan ilçemize bağlı birkaç Alevi köyümüz daha vardır. Bunlar da Gölalan Köyü, Çerçiler Köyü, Olukbaşı Köyü, Çaltucak Köyü, Karagüney Köyü, Sarıkadı Köyü ve Yağıbasan Köyü’dür.

Gölalan Köyü, bir mahallesi hariç Alevi köyüdür. Gölalanlılar, Gölalan dışında İstanbul ve Çorlu’da ikamet etmektedirler. Çorlu Cem evinin müdavimleri arasında Gölalanlılar da vardır. Gölalan köyünde de cami bulunmaktadır. Gölalanlılarla görüşme imkanım oldu. Bana aktarıla bilgiye göre 30 yıl öncesine kadar köyde cemler yapılmaktaymış. Ama o günden bu yana cem yapılmıyormuş.

Gölalan köyü, il merkezine 151, ilçe merkezine ise 26 km uzaklıktadır. Nüfusu 413kişidir.

Çerçiler köyünün de sadece bir mahallesinin Alevi olduğu bilgisine ulaştım. Diğer köylerden, – bana aktarılan bilgilere göre – Sarıkadı köyü tümüyle asimile olmuş bir köydür. Aslında asimilasyon hemen hemen tüm Alevi köylerinde belli ölçüde etkili sonuçlar doğurmuş durumdadır. Sünnileştirme faaliyeti, maalesef din ve inanç özgürlüğünü ayaklar altına alırcasına bizzat devlet ve toplum tarafından yürütülmektedir.

Yağıbasan Köyü, il merkezine 170, ilçe merkezine 45 km uzaklıktadır.
Çaltucak Köyü, il merkezine 160, ilçe merkezine 35 km uzaklıktadır. Nüfusu, 177 kişidir.

Olukbaşı Köyü, il merkezine 135, ilme merkezine 10 km uzaklıktadır. Nüfusu, 574 kişidir.

Karagüney Köyü, il merkezine 168, ilçe merkezine 43 km uzaklıktadır. Nüfusu 234kişidir.

Bir de Gerze’mize bağlı Başsökü köyünde hala kendilerini Alevi olarak tanımlayan insanlarımız mevcuttur.

Bu arada yazımızın sonunda bendenizin de Kahramaneli Köyünden, Eymir boyundan Alevi inancını benimsemiş ve bu inançla ilgili çalışmalar yapan, yapmaya devam eden biri olduğumu da belirtmiş olayım.

Anadolu Türkmenlerinin yüzyıllar içinde nasıl Sünnileştirildiğinin çok net kanıtlarından birini daha sunarak makalemizin ana fikrini, sona doğru bir kez daha takviye etmiş olalım.

Osmanlı tarih yazarı Jorga’nın yapıtında kaydettiği 8 Şubat 1514 tarihli bir Venedik belgesine göre Anadolu halkının yüzde 80’i Alevi idi.(13)

Yaklaşık 400 yüz yıl içinde bu oran tam tersine döndü. Peki nereye gitti o insanlar ? Tabii ki asimile olarak Sünnileştiler. Aynı süreci Sinop ve ilçelerinin de yaşadığını reddetmek mümkün müdür ? Mümkün müdür atalarımızın bir zamanlar Alevi olduğunu inkar etmek ?

Yüce peygamberimiz Hazreti Muhammed’in buyurduğu gibi, “ Aslını inkar eden haramzadedir.”

Aslında bu yazım kısıtlı imkanlarla oluşturulmuş bir yazıdır. Umarım bundan sonra yapılacak çalışmalara yardımcı olacaktır.

Yazının içeriğinde henüz teyit edemediğim ve araştırılmaya değer bilgiler de mevcut. Ancak yine de bu makalenin Sinop için bir ilk olduğunu sanıyor ve devamının gelmesini umuyorum.

Çocukluğumda bir yakınımdan sık sık dinlediğim bir türkü vardı ki sözlerini artık daha iyi anlıyorum:

Aslanlar gezer meşede,
Üç mum yanar bir şişede,
Yedi iklim dört köşede,
Ali’yi gördüm Ali’yi…

Yanan üç muma selam olsun… Biri yüce Allah adına, biri Hz. Muhammed Mustafa adına, biri de Şah – ı Merdan İmam Ali adına yanan, yakılan mumlarımız hiç sönmeyecektir. Zira, onlar Hakkın nurunu temsil ederler. Hakkın nurunu hiç kimse söndüremez.

Zira, Kur’an – ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

“Yuriydü liyutfie nurallahi bi efvahihim. Vallahu mütimme nurihi velev kerihel kafirun.”

“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Oysa kafirler hoşlanmasa da Allah nurunu tamamlayacaktır. “ (14)

Yedi iklim dört köşede Ali’yi görenler gibi ben de Sinop’umuzun dağında taşında, köyünde kasabasında, Alevisinin de Sünnisinin de yüzünde Hazreti Ali’mizi gördüm, görüyorum…

Herkesin dinsel ve inançsal kimliğine ve bu konudaki tercihlerine saygının gereğince gösterildiği, asimilasyon faaliyetlerinin sona erdiği laik, demokrat ve cumhuriyetçi bir Sinop, birlik ve barışımızın güvencelerinden biri olacaktır.

O halde sözlerimizi büyük ozan Aşık Veysel’le bitirelim:

Nedir Sünni, Ne Kızılbaş
Değil miyiz hep bir gardaş
Bizi yakar bizim ataş
Söndürmektir çaresi…

Dipnotlar ve Yararlanılan Kaynaklar:
1. Cemal Şener, Türkiye’de Yaşayan Etnik ve Dinsel Gruplar, Etik Yayınları.
2. Mine G. Kırıkkanat, Vatan Gazetesi, 11 Kasım 2008.
3. Faruk Sümer, Oğuzlar ( Türkmenler ), Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 5. Baskı, s. 420.
4. Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, Enderun Kitabevi, İstanbul 1981.
5. Türkçe Sözlük, TDK, s. 164 -165. Ankara 1988.
6. Türkçe Sözlük, TDK, s. 1168, Ankara 1988.
7. Ali Yaman, Kızılbaş Alevi Ocakları, Elips Kitap, İstanbul 2006.
8. Meydan Larousse, s, 13 – 14.
9. Hazma Aksüt, Aleviler, s. 397 – 407. Yurt Yayınları, Ankara 2009.
10. http://www.sinopkulturturizm.gov.tr/…DED00FF48EB145
11. Gerze Haber Gazetesi, 7 Eylül 2008. Yusuf Kırtorun Haberi.
12. http://www.sinopkulturturizm.gov.tr/…DED00FF48EB145
13. Turgut Akpınar, Tarih ve Toplum Dergisi, Sayı 82, s. 16.
14. Kur’an – ı Kerim, Saf Suresi 8. ayet.

yazar: Mustafa Cemil Kılıç

Bir cevap yazın